Masada diplomatik çözüm arayışları sürerken, sahadaki gerçekler Lübnan’ın geleceğine dair karmaşık bir tablo ortaya koyuyor.
Müzakere masasında Lübnan düğümü: İran-ABD anlaşması sahaya yansıyacak mı?
İran, Washington ile yürüttüğü bu tarihi diplomatik sürece en başından beri bölgedeki en önemli stratejik kalesi olan Lübnan’ı ve Hizbullah’ın varlığını dahil etmek için yoğun bir çaba sarf etti. Tahran yönetimi, mutabakatın tam anlamıyla hayata geçmesini İsrail’in Lübnan’daki askeri varlığını sonlandırması şartına bağlıyor. Çünkü Tahran, Lübnan hattında yaşanacak olası bir çöküşü veya Hizbullah’ın denklem dışı kalmasını doğrudan kendi varlığına yönelik bir güvenlik tehdidi olarak görüyor.
Ancak öte tarafta, Tel Aviv yönetimi Lübnan cephesini bu mutabakatın tamamen dışında tutmak ve buradaki operasyonel alanını korumak istiyor. Soykırımcı İsrail’in Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun son dönemde Lübnan halkına yönelik yaptığı açıklamalarda, ülkedeki tüm yıkım ve ekonomik çöküşün faturasını Hizbullah’a kesmesi, bu stratejinin bir parçası olarak değerlendiriliyor. Tel Aviv, suçu Hizbullah’a atarak Lübnan kamuoyunda bir iç kırılma yaratmayı ve böylece askeri harekatlarına meşruiyet sağlamayı hedefliyor.
Tampon bölgeler ve genişleyen işgal: 7 Ekim öncesine dönüş mümkün mü?
Lübnan’ın geleceğini tehdit eden en somut durum, İsrail’in sahada kalıcı bir askeri harita ve yeni bir statüko inşa etme eğilimi. Geleneksel olarak Litani Nehri sınırına odaklanan güvenlik tartışmaları, İsrail’in son dönemdeki askeri hamleleriyle çok daha radikal bir boyuta taşındı. Güney Lübnan’da ilan edilen "İleri Savunma Hattı" ve tampon bölge arayışları, sınırın 10 kilometre ötesine geçerek Beyrut’un güneyindeki Zehrani Nehri yakınlarına kadar genişlemiş durumda.
Bu durum, Lübnan’ın toprak bütünlüğünü riske attığı gibi, İsrail’in Gazze’den başlayıp Suriye ve Lübnan hattını birleştiren büyük bir bölgesel hegemonya kurma çabası içinde olduğu endişelerini de güçlendiriyor. Uzmanlara göre Tel Aviv, askeri üstünlüğünü kullanarak bölgeyi kalıcı olarak kaotik, parçalanmış ve merkezi otoriteden yoksun bir yapıda tutmak istiyor. Dolayısıyla, diplomatik görüşmeler sürse bile sahada 7 Ekim öncesindeki statükoya dönülmesi oldukça zor görünüyor.
Deniz sınırları ve Akdeniz’deki enerji savaşları
Lübnan’ı bekleyen tehlike sadece kara sınırlarıyla da sınırlı değil. Geçmişte Hizbullah’ın da zımni onayıyla Lübnan hükümeti ve İsrail arasında imzalanan deniz yetki alanlarının sınırlandırılması anlaşması, yeni haritalarla birlikte yeniden tartışmaya açıldı.
İsrail’in askeri güvenlik konseptine Doğu Akdeniz’deki deniz alanlarını da dahil etmeye çalışması, Lübnan’ın gelecekte enerji koridorlarından ve Akdeniz'deki doğal gaz arama haklarından mahrum bırakılma riskini barındırıyor. Bu da krizin yalnızca bir sınır çatışması olmadığını, Doğu Akdeniz’deki büyük enerji paylaşım savaşıyla doğrudan bağlantılı olduğunu gösteriyor.

Hizbullah’ın yeni taktikleri ve yavaşlatma stratejisi
Peki, bu askeri baskı karşısında sahada nasıl bir direnç mekanizması var? Hizbullah, son süreçte yaşadığı lider kadrosu kayıplarına ve ağır finansal/lojistik maliyetlere rağmen, askeri taktiklerinde ciddi bir dönüşüme gitti. Özellikle son dönemde yoğun şekilde devreye sokulan Birinci Şahıs Görüşlü (FPV) kamikaze dronlar, İsrail’in askeri tahkimatlarına ve ileri hatlarına ciddi maliyetler ödetmeye başladı.
Bu yeni asimetrik savaş konsepti, Hizbullah’a, İsrail işgalini en azından yavaşlatma, operasyonların maliyetini artırma ve Tel Aviv’i masada taviz vermeye zorlama noktasında yeni bir direnç kazandırıyor. Süreç uzadıkça Lübnan cephesindeki bu askeri direncin, Washington-Tahran arasındaki diplomatik pazarlıkların da seyrini doğrudan etkileyeceği öngörülüyor.