28 Şubat 1997’de alınan MGK kararlarıyla başlayan süreç, Türkiye’de seçilmiş hükümete yönelik bürokratik ve askeri baskı mekanizmalarının devreye girdiği bir dönem olarak hafızalara kazındı. Eğitimden kamu yönetimine, siyasetten toplumsal hayata kadar geniş bir alanda etkileri hissedilen bu müdahale, yıllar sonra yargı kararlarıyla da darbe teşebbüsü kapsamında değerlendirildi. 15 Temmuz 2016’da yaşanan silahlı kalkışma ise, Türkiye’nin vesayet girişimlerine karşı toplumsal refleksinin farklı bir boyuta taşındığını gösterdi.
28 Şubat 1997 MGK toplantısı ve 18 maddelik kararlar
28 Şubat 1997 tarihinde Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısı yaklaşık 9 saat sürdü ve Türk siyasi tarihine “post modern darbe” olarak geçen sürecin başlangıcı oldu. Dönemin 54. Hükümeti, Başbakan Necmettin Erbakan liderliğinde görev yapıyordu.
Toplantı sonunda açıklanan 18 maddelik MGK kararları, anayasal olarak “tavsiye” niteliği taşımasına rağmen, uygulamada hükümet üzerinde ciddi bir baskı ve yönlendirme aracı olarak işledi. Karar metninde “laiklik ilkesinin korunması” ve “irticai faaliyetlerle mücadele” vurgusu öne çıkarken; 8 yıllık kesintisiz zorunlu eğitime geçilmesi, imam hatip liselerinin orta kısımlarının kapatılması, dini yapılar üzerindeki denetimlerin artırılması ve kamu kurumlarında kıyafet yönetmeliklerinin sıkı şekilde uygulanması gibi düzenlemeler hükümete dayatıldı.
Süreç ilerledikçe siyasi atmosfer daha da gerildi. Refah Partisi hakkında kapatma davası açıldı ve parti 1998 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. Bu gelişme, 28 Şubat müdahalesinin siyasal sonuçlarından biri olarak kayda geçti.

Sincan’daki tank yürüyüşü
28 Şubat’tan kısa süre önce, 4 Şubat 1997’de Ankara’nın Sincan ilçesinde tankların cadde üzerinde yürütülmesi kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Genelkurmay Başkanlığı bunu planlı bir tatbikat olarak açıklasa da, siyasi atmosfer içinde olay açık bir güç gösterisi olarak yorumlandı.
Dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir’in basına yansıyan “demokrasiye balans ayarı” ifadesi, sürecin vesayetçi yaklaşımını simgeleyen sözlerden biri haline geldi.

İnanç hürriyetine vurulan pranga: Başörtüsü zulmü
28 Şubat’ın en derin yarası, hiç şüphesiz eğitim hakkı elinden alınan ve inançları sebebiyle toplum dışına itilmeye çalışılan binlerce genç kızdı. Üniversite kapılarına kurulan "ikna odaları", birer psikolojik işkence merkezi olarak tarihe geçti. Sırf başörtülü oldukları için dersliklerden çıkarılan, diplomaları verilmeyen ve hayalleri çalınan bir nesil, o karanlık dönemin en büyük mağduruydu.
Yükseköğretim Kurulu (YÖK) kararları doğrultusunda üniversitelerde başörtülü öğrencilerin derslere alınmaması, sınavlara girişlerinin engellenmesi ve kayıt işlemlerinde sorun yaşamaları yaygınlaştı. Bu uygulamalar, fiili bir yasak niteliği taşıdı.
Bazı üniversitelerde kamuoyunda “ikna odaları” olarak anılan uygulamalar yürütüldü. Bu odalarda öğrencilerin başörtülerini çıkarmaları yönünde baskılarda bulunulması, dönemin en çok tartışılan başlıkları arasında yer aldı.
Kamu kurumlarında kıyafet yönetmelikleri daha katı biçimde uygulanırken, Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde; “irticai faaliyet” gerekçesiyle personeller hakkında işlemler yapıldı. Yüksek Askeri Şura kararlarıyla çok sayıda subayın ihraç edilmesi, sürecin kurumsal boyutunu gösteren gelişmeler arasında yer aldı. Subayların ihraç edilme sebeplerinin arasında eşlerinin "başörtülü" olması gibi hukuksuz dayatmalar yer alıyordu.

Eğitimde adaletin katli: Katsayı ve İmam Hatip kuşatması
Vesayet odakları, dindar bir neslin yetişmesini engellemek için eğitim sistemini de felç etmekten geri durmadı. 8 yıllık kesintisiz eğitim dayatmasıyla İmam Hatip Liselerinin ortaokul kısımları kapatıldı. Bununla da yetinilmeyerek getirilen "katsayı uygulaması", meslek liselerini ve özellikle İmam Hatipleri sistemin dışına itti. Bu uygulama, binlerce parlak gencin istediği üniversiteye gitmesini engelleyen bir "fırsat eşitsizliği" anıtıydı. Amaç, muhafazakar kesimin devletin kilit mekanizmalarına erişimini tamamen kesmekti.
16 Ağustos 1997’de Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilen 4306 sayılı Kanun ile 8 yıllık kesintisiz zorunlu eğitime geçildi. Bu düzenleme sonucunda imam hatip liselerinin ortaokul bölümleri kapatıldı. Resmi gerekçede eğitim birliği vurgulansa da, uygulama özellikle imam hatip okullarında öğrenci sayısının ciddi şekilde düşmesine yol açtı.
1998 yılında YÖK tarafından alınan kararla meslek lisesi mezunlarının üniversiteye girişte alan dışı tercihlerinde uygulanan katsayı düşürüldü. Bu uygulama, imam hatip mezunları başta olmak üzere meslek lisesi öğrencilerinin farklı bölümlere yönelmesini önemli ölçüde zorlaştırdı. Katsayı konusundaki dayatmalarla; imam hatip ve meslek lisesi mezunlarının eğitimde fırsat eşitliği hakkı elinden alındı.
Katsayı uygulaması 2009 yılında kaldırıldı ve 2012’de tamamen sona erdirildi. Aynı yıl kabul edilen 6287 sayılı Kanun ile imam hatip ortaokullarının yeniden açılmasının önü açıldı.

BÇG ve fişlemeler
O dönem kurulan ve hukuk dışı bir yapı olan Batı Çalışma Grubu (BÇG), milyonlarca insanı "fişleyerek" bir korku imparatorluğu inşa etti. Camiler, dernekler, vakıflar ve hatta bakkallar bile "irtica" şüphesiyle takip altına alındı. Ekonomide ise "yeşil sermaye" uydurmasıyla Anadolu sermayesi dışlandı; bankaların içi boşaltıldı ve bu maliyet Anadolu insanının omuzlarına yüklendi.
28 Şubat sürecinde Genelkurmay bünyesinde oluşturulduğu belirtilen Batı Çalışma Grubu, müdahalenin kurumsal ayağı olarak kullanıldı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianamede, BÇG’nin hükümet üzerinde sistematik baskı oluşturduğu ve çeşitli kurum, kuruluş ve kişiler hakkında bilgi toplayarak baskı sürecine yön verdiği ileri sürüldü.
Bu durum kamuoyunda “fişleme” iddialarını gündeme taşıdı. Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2018 tarihli kararında, 28 Şubat süreci hükümeti devirmeye teşebbüs kapsamında değerlendirilirken, bu yapıların faaliyetleri de sürecin parçası olarak ele alındı. Yargıtay 16. Ceza Dairesi 2021 yılında kararı onadı.
Vesayet zincirlerinin kırılışı: 2000’ler ve AK Parti itidarı
"Bin yıl sürecek" denilen o karanlık senaryo, 2002 yılında milletin "Yeter, söz milletindir!" diyerek AK Parti’yi iktidara taşımasıyla bozulmaya başladı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde, Türkiye adım adım vesayetin prangalarından kurtarıldı.
3 Kasım 2002 seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) iktidara geldi. Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde yürütülen reform sürecinde, sivil-asker ilişkilerinin yeniden tanımlanmasına yönelik adımlar atıldı. 2003 yılında, 28 Şubat benzeri bir sürecin yeniden yaşanmaması için; MGK’nın yapısında sivilleşme yönünde düzenlemeler gerçekleştirildi.
2010’lu yıllarda, AK Parti hükümeti döneminde üniversitelerde başörtüsü yasağı fiilen sona erdi; 2013 yılında kamu kurumlarında başörtüsü serbestisini öngören düzenleme yürürlüğe girdi. Eğitim alanında katsayı uygulamasının kaldırılması ve imam hatip okullarına yönelik düzenlemeler, 28 Şubat döneminde getirilen sınırlamaların büyük ölçüde ortadan kaldırılması amacıyla hayata geçirildi.

2010 Referandumu: Darbecilerle hesaplaşma
2010 yılında gerçekleştirilen Anayasa Referandumu, Türkiye’nin demokrasi mücadelesinde bir dönüm noktasıydı. Bu referandum ile darbecilerin yargılanmasının önündeki engeller kaldırıldı. 28 Şubat’ın mimarları, yıllar sonra hakim karşısına çıkarak milletin adaletiyle yüzleşmek zorunda kaldılar. Bu süreç, "milli iradenin üzerinde hiçbir güç yoktur" ilkesinin hukuksal tescili oldu.
12 Eylül 2010 anayasa referandumu ile 12 Eylül darbecilerine yargı yolu açıldı. Aynı referandumla Anayasa Mahkemesi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun (HSYK) yapısında değişiklikler yapıldı. Bu süreç, 28 Şubat sürecindeki hukuksuz dayatmalarla hakları elinden alınan yüz binlerce insanın; yaşadıklarının sorumlularıyla hesaplaşması olarak değerlendirildi.
28 Şubat davasında 2018 yılında verilen mahkeme kararı ve 2021’de Yargıtay tarafından onanması, sürecin hukuki olarak da darbe teşebbüsü kapsamında tanımlanmasını sağladı.

28 Şubat ile 15 Temmuz arasındaki tarihsel eşik
28 Şubat süreci ile 15 Temmuz hain darbe girişimi arasında kurulan en güçlü bağ, milletin demokrasiye sahip çıkma kararlılığı oldu. 28 Şubat’ta tanklar yürüdüğünde manşetlerle destek veren medya ve sessizliğe bürünen yapılar vardı. Ancak 15 Temmuz’da, 28 Şubat’tan dersini almış, özgüveni yerine gelmiş bir millet boy gösterdi.
15 Temmuz 2016’da yaşanan 15 Temmuz Darbe Girişimi, Türkiye’nin demokrasi tarihinde yeni bir kırılma noktası oldu. 28 Şubat’ta bürokratik ve askeri mekanizmalar üzerinden yürütülen müdahale, 15 Temmuz’da doğrudan silahlı kalkışma şeklinde ortaya çıktı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısıyla milyonlarca vatandaşın meydanlara çıkması, darbe girişiminin engellenmesinde belirleyici oldu. Bu tablo, Türkiye’de seçilmiş iradeye yönelik müdahalelere karşı toplumsal refleksin güçlendiği şeklinde yorumlandı.
Demokrasi Hafızamızdaki Kara Leke ve Aydınlık Gelecek
28 Şubat, Türkiye’nin demokrasi hafızasında her zaman kara bir leke olarak anılmaya devam edecek. Ancak bu acı tecrübe, Türkiye’nin bugün ulaştığı sivil demokratik olgunluğun da en büyük itici gücü oldu. Vesayetçi zihniyetin "başaramazsınız" dediği her alanda bugün savunma sanayiinden enerjiye, eğitimden dış politikaya destan yazan bir Türkiye mevcut.
Yargı kararlarıyla darbe teşebbüsü olarak değerlendirilen bu dönem, 2000’li yıllarda yapılan reformlar ve 15 Temmuz sonrasında oluşan yeni siyasal atmosferle birlikte farklı bir aşamaya evrildi. Sivil siyasetin güçlendirilmesi, temel hak ve özgürlük alanının genişletilmesi ve seçilmiş iradenin korunması yönündeki adımlar, 28 Şubat’ın ardından yaşanan dönüşüm sürecinin önemli başlıkları olarak öne çıktı.
Bugün 28 Şubat, Türkiye’nin yakın tarihinde hukuksuz bir müdahale örneği olarak anılırken; aynı zamanda halkın iradesinin önemini ve demokratik kurumların güçlendirilmesi gereğini hatırlatan tarihi bir eşik olarak değerlendiriliyor.