KKTC Başbakanı Ünal Üstel’in Türkiye’nin güvenlik garantörlüğüne ilişkin bu açıklamaları, Ankara’nın Doğu Akdeniz’de artan diplomatik ve stratejik etkinliğinin bir sonucu olarak öne çıktı. Lefkoşa yönetimi, Türkiye ile yürütülen entegrasyon projeleri sayesinde yalnızca savunma alanında değil, siyasi ve ekonomik dengeler açısından da yeni bir döneme girdi.
Gazze benzetmesi ve güvenlik şemsiyesi
Başbakan Ünal Üstel, 25 Ocak 2026 tarihinde Türkiye’den gelen gazetecilerle gerçekleştirdiği buluşmada, Gazze’de yaşanan insani trajediye dikkat çekerek çarpıcı bir karşılaştırma yaptı. Kıbrıs Türk halkının 1963–1974 yılları arasındaki varoluş mücadelesini hatırlatan Üstel, “Eğer anavatanımız Türkiye Cumhuriyeti olmasaydı biz de aynı baskıları, zulümleri ve Rum’un hunharca katliamlarını aynı şekilde yaşayacaktık. Rum’un bu kadar ileri gidememesi, Türkiye Cumhuriyeti’nden aldığımız büyük destekten dolayı. Yoksa bugün belki de Kıbrıs Türkü’nü yok edeceklerdi” ifadelerini kullandı.
Bu sözler, Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekatı ile tesis ettiği güvenlik mimarisinin, 2026 itibarıyla bölgedeki çatışmalı ortamda hâlen temel bir koruma kalkanı oluşturduğunu ortaya koydu.

Diplomatik etkinlik: Destekten stratejik entegrasyona
Türkiye’nin KKTC’ye verdiği destek, son dönemde klasik garantörlük anlayışının ötesine geçerek daha kapsamlı ve kurumsal bir yapıya büründü. Ankara ile Lefkoşa arasında yürütülen yeni dönem iş birliği; güvenlikten ekonomiye, dijital altyapıdan kamu yönetimine kadar pek çok alanda somut adımlarla güçlendirildi. Özellikle kritik altyapı projeleri ve veri egemenliği alanında atılan hamleler, KKTC’nin dış dünyayla kurduğu bağlantıların Türkiye merkezli bir eksende yeniden şekillendiğini gösterdi.
1 Ocak 2026 itibarıyla yürürlüğe giren Fiber Optik Protokolü, adanın dijital sistemini doğrudan Türkiye’ye bağladı. Bu adım, yalnızca teknik bir altyapı yatırımı olarak değil, stratejik bir egemenlik tercihi olarak da değerlendirildi. Ekonomik alanda ise Türkiye’nin sağladığı finansal destek, kısa vadeli yardımların ötesine taşınarak uzun vadeli kalkınma hedefleriyle uyumlu bir planlama çerçevesine oturtuldu. Ankara’nın siyasi iradesiyle desteklenen bu entegrasyon süreci, KKTC’nin bölgesel denklemde yalnızca korunması gereken bir yapı değil, Türkiye ile birlikte hareket eden stratejik bir ortak olarak konumlandırıldığını gösterdi.

AB ve Yunanistan hattında etkileri
Üstel’in açıklamaları, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Doğu Akdeniz’de askeri ve diplomatik faaliyetlerini artırdığı bir döneme denk geldi. Aralık 2025 sonunda basına yansıyan bilgilere göre İsrail, Yunanistan ve GKRY arasında Rodos ve Karpathos adalarını kapsayan yeni bir askeri yapılanma planı gündeme geldi. Yaklaşık 2.500 kişilik bir “Hızlı Tepki Gücü” kurulmasının tartışıldığı bu girişim, bölgede Türkiye’yi dengelemeye yönelik çok taraflı bir askeri caydırıcılık hattı oluşturma çabası olarak yorumlandı.

Öte yandan Yunanistan’ın Ocak 2026’nın son haftasında karasularını genişletmeye yönelik mesajlar vermesi, Ankara ile Atina arasındaki tansiyonu yeniden yükseltti. Türkiye, bu açıklamalara karşı daha önce defalarca dile getirdiği “casus belli” yaklaşımı çerçevesinde Doğu Akdeniz ve Ege’deki diplomatik ve askeri teyakkuzunu sürdürdü. Ünal Üstel’in Türkiye vurgulu çıkışı, bu askeri kuşatma ve baskı girişimlerine karşı Ankara’nın bölgedeki belirleyici varlığını hatırlatan siyasi bir mesaj olarak yorumlandı.
Yeni roller: Türk dünyası ve müttefikler
Türkiye’nin diplomasi stratejisi çerçevesinde KKTC’ye biçilen rol, yalnızca ada coğrafyasıyla sınırlı kalmayarak Türk dünyası ve müttefik ülkelerle kurulan çok katmanlı diplomatik koordinasyonun bir parçası haline geldi. Bu kapsamda KKTC’nin Türk Devletleri Teşkilatı’ndaki (TDT) gözlemci statüsü, 2026 yılının başı itibarıyla daha aktif ve görünür bir diplomatik pozisyona taşındı.

Başbakan Ünal Üstel, Ocak ayı içerisinde yaptığı açıklamalarda, KKTC’nin nihai hedefinin TDT’de asil üyelik olduğunu vurgularken, Türk dünyasıyla siyasi, ekonomik ve kültürel entegrasyonun artık geçici bir tercih değil, doğrudan devlet politikası niteliği taşıdığını ifade etti.
Öte yandan Türkiye’nin uluslararası platformlarda KKTC’nin tanınmasına yönelik yürüttüğü diplomatik girişimler de bu rol dağılımının önemli bir ayağını oluşturdu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kürsüsünden yaptığı “KKTC’yi tanıyın” çağrıları, 2026 yılı başında başta Azerbaycan olmak üzere Türkiye’ye yakın müttefik ülkelerin desteğiyle daha sistematik ve koordineli bir diplomatik kampanyaya dönüştü. Bu süreç, KKTC’nin uluslararası alanda yalnızca korunması gereken bir yapı değil, Türk dünyası ekseninde konumlanan stratejik bir aktör olarak öne çıkarılmak istendiğini gösterdi.