Suriye’de görev yapan Türk savaş muhabiri Ahmet Arslan’ın, “Hataylı Muhabir” isimli sosyal medya hesabından paylaştığı görüntüler kısa sürede binlerce beğeni aldı.
Arslan’ın “Türk beklenendir” notuyla paylaştığı görüntülerde; Suriyeli vatandaşların gösterdiği ilgi sosyal medyada, Türkiye ile kurulan duygusal ilişkinin güçlü bir yansıması olarak yorumlandı. Arslan’ın paylaştığı ve Suriyeli sivillerin kendisine sarıldığı anları gösteren görüntüler, savaşın ortasında kurulan temasın yalnızca gazetecilikle sınırlı olmadığını ortaya koydu.
Habercilikten çok tanıklık
Savaş muhabirliğini “habercilikten çok tanıklık” olarak tanımlayan Arslan, “Savaş bölgelerinde gazetecilik yapmak, habercilikten çok tanıklık gibi hissettiriyor. Diğer alanlarda bilgi aktarırsınız; burada ise insan hayatının en kırılgan anlarına şahit olursunuz. Bir patlamanın sesini duymakla, o patlamadan sonra enkaz başında bekleyen bir babanın sessizliğini görmek aynı şey değil.” sözlerini kullandı.
Arslan, savaş bölgelerinde çalışmanın diğer gazetecilik türlerinden köklü biçimde ayrıldığını; “Savaş muhabirliği bana olayları değil, insanların yaşadığı gerçekliği anlatma sorumluluğu yüklüyor. Bu da mesleği bir görevden çok vicdani bir sorumluluğa dönüştürüyor.” sözleriyle ifade etti. 
Hem acı hem umut veriyor
Suriye’de görev yaptığı ilk günlere ilişkin izlenimlerini aktaran Arslan, kendisini en çok etkileyen unsurun yıkımın boyutu değil, insanların hayata tutunma çabası olduğunu dile getirdi.
“İlk günlerde harabeye dönmüş sokakların arasında çocukların oyun oynadığını gördüm. Etrafta yıkılmış binalar, molozlar vardı ama bir köşede top peşinde koşan çocuklar… O an şunu düşündüm: Savaş her şeyi alabiliyor ama insanın yaşama isteğini tamamen yok edemiyor.” diyen Arslan, bu görüntünün hem acı verici hem de umut dolu olduğunu vurguladı.
Mesleki değil insani bir an
Son paylaştığı videoda Suriyeli vatandaşların kendisine sarıldığı ve fotoğraf çektirdiği anlara ilişkin duygularını da paylaşan Arslan, o anın mesleki bir an olmaktan çıkıp tamamen insani bir ana dönüştüğünü şu sözlerle anlattı:
“Açıkçası o an mesleki bir an olmaktan çıktı, tamamen insani bir ana dönüştü. Çünkü orada insanlar bir gazeteciye değil, seslerini duyurduğunu düşündükleri birine sarılıyordu. O sarılmalar bana şunu hissettirdi: Bazen bir kameranın arkasında durmak bile birine yalnız olmadığını gösterebiliyor. Bu da yaptığım işin sadece haber değil, aynı zamanda bir bağ kurma biçimi olduğunu hatırlattı.”
Savaş bölgesinde çalışmanın duygusal ağırlığı
Sahada kurulan bu bağın, savaş bölgelerinde çalışmanın zorluklarını daha katlanabilir hale getirdiğini söyleyen Arslan, bu bağın duygusal ağırlığı taşımaya da yardımcı olduğunu; “Savaş bölgelerinde fiziksel yorgunluk geçiyor ama duygusal ağırlık kalıyor. İşte o bağ, o ağırlığı taşımayı mümkün kılıyor.” diyerek aktardı.
Kendisine çay ikram eden, evine davet eden ya da yalnızca teşekkür eden insanların, bütün riskleri ve zorlukları anlamlı kıldığını belirterek; “O zaman sadece bir görev yapmadığınızı, bir insanın hikayesine omuz verdiğinizi hissediyorsunuz. Bu da en büyük motivasyon kaynağı.” dedi.

“Umut bazen bir çocuğun bir saatlik gülüşünde saklı”
Arslan, görev sırasında tanık olduğu umut dolu bir anıyı şu sözlerle anlattı:
“Bir gün çekim yaptığımız bölgede hava kararmak üzereydi. Yıkılmış binaların arasında sessizlik vardı. Tam ayrılacakken ileride bir ışık fark ettim. Yaklaştığımızda, duvarlarının yarısı gitmiş bir evin içinde küçük bir jeneratör çalışıyordu. İçeride genç bir adam, yerde oturan üç çocuğa telefonundan çizgi film izletiyordu. Etraf moloz doluydu, cam yoktu, kapı yoktu. Ama çocuklar ekrana bakıp kahkaha atıyordu.
“Elektriği nereden buldun?” diye sordum.
“Bulmadım” dedi, “ödünç aldım. Çocuklar bir saatliğine savaşı unutabilsin diye.”
O cümle beni çok etkiledi. Çünkü o adam savaşı durduramıyordu, evini geri getiremiyordu. Ama çocukların bir saatliğine çocuk olmasını sağlayabiliyordu. O enkazın ortasında gördüğüm şey yıkım değil, insanın birbirine tutunma çabasıydı.
O gün şunu anladım: Umut bazen geleceğe dair büyük sözler değil, bir çocuğun bir saatlik gülüşünde saklı olabiliyor.”
“Siyasi ya da tarihsel değil kişisel ve duygusal bir bağ”
Suriyeli vatandaşların gösterdiği ilginin nedenlerine ilişkin değerlendirmelerde de bulunan Arslan, Türkiye ile kurulan bağın sahada açık biçimde hissedildiğini dile getirdi. Türkiye’den geldiğini söylediği anda insanların yüz ifadelerinin değiştiğini belirten Arslan, sık sık “Orada akrabamız var”, “Yıllarca Türkiye’de yaşadık” ve “Türkler bize kapı açtı” gibi cümleler duyduğunu aktardı.
Bu bağın yalnızca siyasi ya da tarihsel değil, son derece kişisel ve duygusal olduğunu vurgulayan Arslan, “Özellikle Türk bayrağını gördüklerinde gösterdikleri sevgi beni derinden etkiledi. Sanki sadece bir ülkenin bayrağına değil, zor zamanlarında sığındıkları bir hatıraya bakıyor gibiydiler.” dedi.
Sahada kurulan bu ilişkinin diplomasiyle değil, yaşanmışlıkla oluştuğunun altını çizen Arslan, “Sarılan, fotoğraf çektirmek isteyen, teşekkür eden insanlar oldu. O an şunu anlıyorsunuz: Bazı bağlar diplomasiyle değil, yaşanmışlıkla kuruluyor. Bu da sahada aramızdaki mesafeyi kısaltan, kelimelerden daha güçlü bir duygu köprüsü oluşturuyor.” sözlerini kullandı.