Ordudan hanedanlığa
Pehlevi Hanedanı’nın kurucusu Rıza Şah, aslında İran ordusunda görevli bir subaydı. 1921 yılında gerçekleştirdiği askeri darbeyle siyasi nüfuzunu artırdı ve 1925 yılında Kaçar Hanedanı’na son vererek kendisini "Şah" ilan etti. İktidarı boyunca İran’ı modern bir ulus-devlet haline getirme iddiasıyla kapsamlı reformlar hayata geçiren Rıza Şah, bu süreci büyük ölçüde otoriter yöntemlerle yürüttü.

Rıza Şah yönetimi, bölgesel aşiretleri zorla iskana tabi tutarak merkezi otoriteyi kontrol altında tutmaya çalıştı ve dini kurumların eğitim üzerindeki etkisini sınırlandırdı. Toplumsal yaşamda ise Batılılaşma yönünde radikal adımlar attı; 1936 yılında kadınlara yönelik çarşaf ve peçenin kamusal alanda yasaklanması, reformların en tartışmalı başlığı oldu.
Otoriter yönetim anlayışı, muhalefete yönelik sert baskılar ve ifade özgürlüğünün sınırlandırılması, Rıza Şah döneminin en belirgin özellikleri olarak hafızalardaki yerini aldı. Çünkü İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’ya yakınlaştığı gerekçesiyle İngiltere ve Sovyetler Birliği’nin baskısına maruz kalan Rıza Şah, 1941 yılında tahttan çekilmek zorunda kalarak yönetimi oğlu Muhammed Rıza Pehlevi’ye devretti.

“Devrik Hanedan”
Muhammed Rıza Pehlevi’nin 1963’te başlattığı ve “Ak Devrim” olarak adlandırılan reform paketi; toprak reformu yoluyla büyük toprak sahiplerinin gücünün sınırlandırılmasını, kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmasını, okuma-yazma seferberliği başlatılmasını ve devlet eliyle sanayileşmenin hızlandırılmasını hedefliyordu. Ancak reformların kırsal kesimde ekonomik eşitsizlikleri giderememesi, dini kurumların ve ulemanın etkisini zayıflatması ve uygulamaların yukarıdan aşağıya dayatılması, özellikle muhafazakar kesimlerde ciddi huzursuzluk yarattı.
Bu süreçte rejimin iç güvenlik aygıtı olan ve işkence, keyfi tutuklama ve muhalefeti bastırma yöntemleriyle anılan gizli servis SAVAK, toplumdaki öfkeyi daha da derinleştirdi. 1978’de artan ekonomik sorunlar ve siyasal baskılar eşliğinde başlayan kitlesel protestolar, 16 Ocak 1979’da Şah’ın ülkeyi terk etmesiyle sonuçlandı.
Uzun yıllar sürgünde kalan ve Pehlevi rejimini Batı yanlısı ve gayrimeşru olarak nitelendiren Şii din adamı Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin 1 Şubat 1979’da Paris’ten İran’a dönmesi, devrim sürecinde belirleyici bir dönüm noktası oldu. Humeyni, dönüşünün ardından geçici hükümeti atayarak fiili siyasi otoriteyi ele aldı; Nisan 1979’da yapılan referandumla monarşi resmen kaldırıldı ve İran İslam Cumhuriyeti ilan edildi. Humeyni, yaşanan bu gelişmelerle sadece klasik anlamda bir devlet başkanı olmaktan çıkıp; ülkenin en üst otoritesi olan “Devrim Rehberi” konumuna geldi.

Devrik hanedanın veliahtı Rıza Pehlevi kimdir?
31 Ekim 1960 tarihinde İran’ın başkenti Tahran’da doğan Rıza Pehlevi, hanedanın son veliaht prensiydi. Babasının devrilmesinin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ne yerleşti. ABD’de siyaset bilimi ve profesyonel pilotluk eğitimi aldı. On yıllar boyunca Maryland eyaletinde sessiz bir hayat sürse de, İran içindeki her siyasi çalkantıda ismi "alternatif lider" olarak geçmeye devam etti.
İran’daki protestolarla ilgili haberlerde adı neden bu kadar sık geçiyor?
Son günlerde İran’da artan rejim karşıtı protestolarla birlikte, Pehlevi Hanedanı’nın son veliahtı Rıza Pehlevi’nin adı uluslararası basında ve muhalif çevrelerde giderek daha sık anılmaya başladı. Fakat bu yaşananlar, veliahtın yorum yaptığı ve örgütlenme çabasına girdiği ilk olaylar değildi. Rıza Pehlevi, sürgündeyken özellikle 2017’den itibaren İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik eleştirilerini daha görünür ve örgütlü bir siyasi söyleme dönüştürdü.
Özellikle Mahsa Amini’nin 2022’deki ölümü sonrası başlayan protestolarda Pehlevi, açık biçimde göstericilere destek çağrısı yaptı ve uluslararası topluluklardan İran rejimine karşı daha sert tutum almalarını istedi.
Benzer şekilde İran’da 2025 sonu ve 2026 başında ekonomik çöküş ve rejim karşıtı gösterilerin yaygınlaşmasıyla birlikte, Rıza Pehlevi sürgünden yaptığı açıklamalarda protestocuları sokağa çıkmaya, hareketi örgütlemeye ve şehir merkezlerini kontrol etmeye hazırlanma çağrısıyla motive etti. Pehlevi, sosyal medya ve video mesajlarında “sokaklara çıkmak artık yeterli değil; şehir merkezlerini ele geçirmek ve kontrol altında tutmak için hazırlanmak” gerektiğini söyledi ve protestoların organize bir değişim sürecine dönüşmesini savundu.
Ayrıca, farklı haber kaynaklarında Pehlevi’nin ülkeye dönmeye hazırlandığını söylediği ve diaspora çevrelerinde “daha güçlü eylem” çağrısı yaptığı belirtildi; Pehlevi’nin bu söylemleri İran rejimi ve bazı uluslararası aktörler arasında dolaylı “atışmalar” yaşanmasına sebep oldu. İran yönetimi protestoları, özellikle ABD ve İsrail başta olmak üzere, dış güçlerin kışkırtması olarak nitelendirirken; ABD Başkanı Trump’ın protestocuları cesaretlendiren açıklamalarıyla, Pehlevi’nin çağrılarının paralel seyretmesi, İran hükümeti tarafından sıkça vurgulanan dış müdahale argümanının güçlendirdi.
Rıza Pehlevi’nin adı, son dönemde İran’daki protestolar bağlamında monarşinin doğrudan geri dönüşünü savunmasından ziyade, kendisini seküler, demokratik ve referanduma dayalı bir geçiş sürecinin sembolik figürü olarak konumlandırması nedeniyle öne çıktı. İran muhalefetinin örgütsel açıdan dağınık ve liderlikten yoksun yapısı içinde; Pehlevi’nin soyadı, uluslararası tanınırlığı ve Batı kamuoyundaki görünürlüğü, onu özellikle diasporadaki İranlılar açısından doğal bir odak noktası haline getirdi. Bu görünürlük, Pehlevi’yi protestolar sırasında dile getirilen rejim değişikliği taleplerinin sembolik yüzlerinden biri konumuna taşıdı.
Ancak aynı görünürlük, İran toplumunun tamamında karşılık bulan bir meşruiyet üretmedi. İran içinde Pehlevi dönemini otoriter yönetim, siyasal baskı ve derin eşitsizliklerle hatırlayan kesimler, Rıza Pehlevi’nin öne çıkmasına eleştirel bir bakış açısıyla yaklaştı. Bu nedenle Pehlevi’nin adı, İran’daki protestolar bağlamında yalnızca güncel bir siyasi aktör olarak değil; devrim öncesi monarşi ile İslam Cumhuriyeti arasında süregelen tarihsel hesaplaşmanın sembolü olarak da yeniden gündeme taşındı.
