Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı COP31 sürecine dair vizyonunu paylaşan Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, iklim krizini bir milli güvenlik ve varoluş meselesi olarak tanımladı.
Bakan Kurum’un açıklamalarından öne çıkan başlıklar:
"Mesele insan ile doğanın bitmeyen kavgasıdır"
İklim meselesine sadece teknik bir çerçeveden bakılmaması gerektiğini belirten Kurum, çevre yönetimindeki tarihsel dönüşüme şu sözlerle dikkat çekti:
"Günümüzde insanlığın meselesinin, sıradan bir karbon salınımı meselesi olarak değerlendirilemeyeceğini, asıl meselenin insan ile doğanın bitmeyen kavgası olduğunu belirtmek isterim. Çevre ve iklim yönetimi açısından 1990'lı yıllar bir 'tecrübesizlik ve plansızlık' dönemiydi. O günkü yönetimler için çevre sadece belediyelerin çöp toplama işine indirgenmişti. İklim meselesi, ulusal kararların yanından bile geçemeyen, dış politikanın konusu bile olamayan hatta yer yer horlanan bir başlıktı. Bırakın dünyanın geleceğine dair bir şey söylemeyi, şehirlerimizi bile vahşi depolamadan, kimyasal atıktan, kirli havadan, kirli sudan kurtaramıyorduk."
Türkiye'nin küresel iklim diplomasisindeki rolünün pasif bir izleyiciden oyun kurucuya dönüştüğünü vurgulayan Kurum, şunları kaydetti:
"Türk diplomasisi, Rio Zirvesi gibi küresel iklim masalarında son derece etkisiz ve sadece bir izleyiciydi. Ancak bugün Türkiye'nin iklim diplomasisindeki aksiyonları, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde, Türkiye'nin oyun kurucu rolünü pekiştiren bir güce dönüştü. Gelinen noktada doğayı bir atık deposu olarak, çevreyi yük olarak gören o zihniyetten bu ülkeyi kurtardık ve Uygulama ve Geleceğin COP'una ev sahibi yaptık."
"Bölgesel istikrar ve milli güvenliğin anahtarı sudur"
Jeopolitik krizlerin enerji ve iklim üzerindeki etkilerine değinen Bakan Kurum, suyun gelecekteki stratejik önemine vurgu yaptı:
"Bugün bölgemizde yaşanan savaşlar enerji krizini tetikliyor, anlamsız ve hiçbir insani duygu taşımayan asimetrik çatışmalar bölgemizdeki, dünyamızdaki petroldeki istikrarsızlığı artırıyor. Bu da bize gösteriyor ki bu istikrarsızlık süreci ve iklim değişikliği doğrudan bir ekolojik beka meselesidir. Türk devlet aklı, iklim kriziyle mücadeleyi, savunma yapılması gereken bir cephe, fırsatlar sunan bir kalkınma meselesi olarak görmektedir. Suyun, petrolün yerini alacağı o zorlu yüzyılın şafağındayız. Bölgesel istikrar ve milli güvenliğin anahtarının su olduğu bir sürece hızla ilerliyoruz. Suyun bir damlasının bile israf edilmediği, gıda arz güvenliğinin tehdit edilmediği, her ülkenin kendi kendine yettiği, bunun için de gerekli tüm finansal ve teknik desteklerin adil bir şekilde verildiği bir dünyayı teklif ediyoruz."
Döngüsel ekonomi ve israf düzeniyle mücadele vizyonunu paylaşan Kurum, eylem planının bu sütununu şu sözlerle anlattı:
"Cumhurbaşkanımız Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan himayelerinde küresel bir marka haline gelen Sıfır Atık Hareketi, aslında eşyanın hukukunu koruma hareketidir. 'Al-kullan-at' düşüncesiyle kurulan küresel israf düzenine karşı, doğanın kendi döngüsünü oluşturduğu, atığın bir çöp değil enerjiye, hammaddeye ve geleceğe dönüşen bir milli servet olduğu anlayışını dünyaya teklif ediyoruz. Üretimin doğadan aldığı borcu, doğaya geri ödediği bir sistemi tüm insanlığa sunuyoruz."
"COP31'de adaletli bir hakem olacağız"
Küresel finans sisteminin adaletsizliğini eleştiren Kurum, Türkiye'nin COP31'deki taahhüdünü şu şekilde ilan etti:
"Küresel finans sistemi, kirletenin değil, kirletilenin üzerine yük bindirmektedir. Biz bunu kökten reddediyoruz. Bu noktada kimsenin şüphesi olmasın, Türkiye olarak, COP31'de, finansmanın doğrudan mağdur coğrafyalara yani gelişmekte olan ülkelere ulaşması mücadelesini edeceğimizin, dürüst bir aracı ve adaletli bir hakem olacağımızın taahhüdünü şimdiden veriyoruz."