Dr. Esra Albayrak, konuşmasına iki farklı dünya tasavvurunu temsil eden edebi karakterler üzerinden bir karşılaştırma yaparak başladı:
"Bugün sizden birkaç adım geri çekilmenizi ve çemberin biraz dışına çıkmanızı rica edeceğim. Bir hayal kuralım. Bu hayalde sanatın ve felsefenin dönüştürücü gücüne sırtımızı dayayarak çok iyi bildiğimiz iki hikayenin kahramanına daha yakından bakalım. Biri en ünlü İbn Tüfeyl'in Hayy bin Yakzan'ı, diğeri Avrupalı. Hikayede de ada var biliyorsunuz. Ada hayat tasavvufun şekillendiği ana mekandır. Ama bu iki ada iki farklı dünyanın kapısını aralar. İbn Tüfeyl'in hikayesinde Hayy ıssız adaya düştüğünde bebektir. Hayy'ın tefekkür ve gözlemle başlayan anlam arayışını takip eder hikaye boyunca. Adada hiçbir şeyle sahiplik ilişkisi kurmaz. Zira edindiği bilgi üstünlük kurmayı değil birlikte var olmayı kazandırmıştır ona. Daniel Defoe'nun hikayesinde ise ıssız adaya düşen ana karakter köle ticareti için Afrika'ya giden Robinson Crusoe ülkelerimizin lideriydi. İlk işi adayı zapt etmek olur. Çitler çeker. Benim kalem, benim tarlam der. Ona isminin ne olduğunu sormayı, diğerini bile duymadan tanıştıkları günün adını verir: Cuma. Crusoe Cuma'ya kendi dilini, dinini, kendine efendi demeyi öğretir. Sömürgeciliğin tüm düzeneği aslında belki de bu üç hamlede mevcut: İsmini silmek, dilini ve anlam dünyasını değiştirmek ve efendileştirmek. İşte bu iki karakter dünya karşısında alınan iki tavrın prototipidir."
"Hayy için dünya hakikate açılan bir vesiledir, Robinson için yönetilecek bir alan"
Sömürgeci zihniyetin köklerinin modern dünyanın kuruluşuna kadar uzandığını belirten Albayrak, Batı felsefesindeki hiyerarşileri şu sözlerle eleştirdi:
"Hayy için dünya hakikate açılan bir vesiledir. Robinson için ise yönetilecek, sahiplenilecek bir alandır. Kıymetli misafirler, ne var ki Crusoe sadece bir roman karakteri değildir. O bir zihniyetin edebi tortusudur diyebiliriz. Ve dünya çok uzun bir süredir Crusoe'nun temsil ettiği anlayışın adeta nesnesi haline gelmiştir. Sömürgeci zihniyetinin kökleri elbette Defoe'yla başlamıyor. Defoe'nun kalemini eline almasından çok önceye, modern dünyanın kuruluş anına 1492'ye uzanıyor. O yıl tırnak içinde coğrafi keşiflerin başlangıcı olarak alınır. Ama aynı zamanda küresel iklim sömürge matrisinin doğum yılıdır. Bu matris ekonomik sömürüsüyle başlayan ırksal, dinsel, ruhsal ve epistemik hiyerarşilerin birbirine dolandığı geniş bir tahakküm düzeneğine işaret eder. Avrupa dillerini diğer tüm dillerin üzerinde konumlandıran dilsel hiyerarşi, Hristiyanlığı yegane ruhsal otorite kabul eden manevi hiyerarşi, Batı bilgisini nesnellik olarak kabul eden ve mutlaklaştıran epistemik hiyerarşi; hepsi aynı mafsalın iç içe geçmiş katmanları olur."
"Modern Batı felsefesinin en büyük illüzyonu: Sıfır noktası kibri"
Modern bilimin kurucu isimlerinin sömürgeciliği nasıl meşrulaştırdığına değinen Albayrak, bilginin hiçbir zaman tarafsız olmadığını vurguladı:
"Modern Batı felsefesinin en büyük ilüzyonu da bu zeminde yükselir. Kendini bir sıfır noktası olarak her türlü bakış açısından azade, zamansız ve mekansız tek evrensel gerçeklik olarak konumlandırılmasında. Buna dekolonyal teoride sıfır noktası kibri de deniyor biliyorsunuz. Bu illüzyon en net ifadesini 'düşünüyorum öyleyse varım' belgesinde bulur. Descartes'ın bu önermesi bilgiyi üreten özneyi bedensizleştirmiş; coğrafyası, tarihi olmayan sözde tarafsız bir otoriteye dönüştürmüştür. Ve bu akıl kendini bilginin yegane kaynağı ilan ederken Batı dışı tüm bilgi biçimlerini sihir, gelenek veya tırnak içinde ilkel diyerek popülerlik düzeyine yükselmiştir. Bu illüzyon soyut bir felsefi hata olarak da kalmamıştır. Modern bilimin kurucu anlarına sızmıştır. Linnaeus 18. yüzyılda canlıları sınıflandırırken insanı da sınıflandırmıştır. Ne demiştir? Homo Europaeus beyaz olan, bir gözlüklü, zayıf, zeki ve yaratıcı; Homo Afer tembel ve ihmalkar; Homo Asiaticus katı ve cimri. Kant, ırk hiyerarşileri üzerine ders verdi. Hegel, felsefesinde Afrika'nın tarihsiz bir kıta olduğunu ilan etti. 19. yüzyılda bu mantık daha da belirginleşti. Malthus toplumu kaynakları üzerinden işleyen bir sözleşme alanı olarak kavramsallaştırdı. Darwin buradan en güçlü olanın hayatta kalması fikrini geliştirdi. Francis Galton bunu öjeniye taşıdı. İnsanları üstün ve aşağı genetik kategorilere ayırdı. Sosyal Darwinizm aracılığıyla toplumlar ilkel ve gelişmiş olarak, uluslar olarak sınıflandırıldı. Hatta akademinin disiplinlerine baktığınızda da bu ayrımı görürsünüz. Modern çağ toplumlarında bir sosyolojidir, ilkel toplumlarda bir antropolojidir. Böylece bilim bir anlamda sömürgeciliği meşrulaştıran bir araç haline geldi. Kıymetli misafirler, üzgünüm ama bu isimler kenarda kalmış bilimciler değildir. Modern düşüncenin merkez isimleridir. Bugün üniversitelerde okuduğumuz felsefe, bir sosyoloji öğrencisi olmuş kardeşiniz olarak sosyoloji ve bilim tarihinin kurucu babalarıdır. Ve onların evrensel miras oldukları bilgi aslında belirli bir coğrafyadan, belirli bir bedenden, belirli bir iktidar konumundan üretilmiştir. Unutulmamalıdır ki bilgi her zaman geopolitik ve beden politiktir. Kimin konuştuğu, hangi bedenle konuştuğu, hangi güç ilişkileri içinde konuştuğu üretilen bilgiden ayrı düşünülemez."
"Zihin sömürgenin son kalesidir"
Sömürgeci tasavvurun kitap sayfalarından taşarak bedenlere nasıl zulmettiğini Marion Sims örneğiyle anlatan Albayrak, dekolonizasyonun zihinde başladığını belirtti:
"Ne yazık ki bu çarpık tasavvur bilimsel ve felsefi kitap sayfalarından çıkıp bedenlere de uzanmıştır. Çünkü bazı insanlar tam insan, bazıları insandan biraz aşağı diye bir felsefe üzerine inşa ettikleri her görüş günün birinde insandan biraz daha aşağı gördüğümüz insanların bedenleri üzerinde bir tahakküm olarak karşımıza çıkar. Bilim tarihi ile maskelenen bir örneği hatırlatmak istiyorum burada. Modern jinekolojinin babası sayılan Marion Sims, hayatının hikayesi başlıklı otobiyografisinde kendi mülkiyeti olarak gördüğü köle kadınlar üzerinde anestezisiz ameliyatlar yaptığını, kendisine nasıl bilimsel avantajlar sağladığını anlatmaktadır. Şöyle bir ifadesi var: Herhangi bir gün ameliyat yapacak bir denek bulamadığım tek bir an bile olmaz. İşte bu tarafsız dilli yorumun gerçek yüzüdür. Linnaeus'un Homo Afer'i tembel sınıflandırılması, Kant'ın ırk hiyerarşileri, Hegel'in Afrika'yı tarihsiz, kültürsüz nitelemesi; kitap sayfalarından taşarak Sims'in ameliyathanesinde anestezisiz ameliyat edilen kadınların çığlıklarına dönüştü. Kıymetli konuklar, 'Steve Biko zalimlerin elindeki en güçlü silah mazlumların zihnidir' der. Zihin sömürgenin son kalesidir. Son sınırıdır. Toprak işgal edilebilir. Dil baskılanabilir. Tarih saptırılabilir. Bunu Türkiye'de çok çalışıyoruz tarihin saptırılmasını. Ama zihin teslim olmadıkça dekolonizasyon her zaman mümkündür. Frantz Fanon bu durumu klinik bir kesinlikle anlatır. Sömürgeleştirilen insan bir süre sonra kendi bedenini birinci şahıs olarak değil, sömürgecinin gözünden üçüncü bir şahıs olarak görmeye başlar. Kendi yüzüne bile yabancılaşır. Halklar için de bu böyle. Bir halkın hafızası silindiğinde onun kendi yaralarını tanıma ve kendini iyileştirme imkanını da elinden alırsınız. Bir toplum kendi dilini yabancı, kendi tarihini eksik, kendi bilgisini değersiz görmeye başladığında artık sömürü yalnızca dışarıdan gelen bir baskı değil içselleştirilmiş bir kederdir adeta, normaldir."
"Sömürgeci ruhsat başka kelimelerle, başka teknolojilerle hala tazeleniyor"
Filistin ve Gazze’de yaşananların sömürgeci aklın bir devamı olduğunu ifade eden Dr. Esra Albayrak, "İnsanın Yükü" teklifini şu sözlerle açıkladı:
"Bugün Filistin, Yemen, Mirab'ın çocuklarının ölümünden geriye doğru baktığımızda Sims'in zamanından bugüne uzanan kesintisiz bir hat görüyoruz. Bu paradigmanın bir silsilesi var. 16. yüzyılda yazısı ve edebiyatı olmayan toplumlar, 18. ve 19. yüzyılda tarihi olmayan insanlar, 20. yüzyılda az gelişmiş insanlara kadar uzanır. Bugün bu tasvir beyaz adamın mülkü olarak görülen köle az gelişmiş toplumlara tırnak içinde demokrasiyi getirmek anlatısına dönüşmüş durumda. 1899'da Rudyard Kipling 'Beyaz Adamın Yükü' şiirinde bu gerçeği, Batı'nın sözde tırnak içinde medenileştirmek üzere üstüne aldığı halkları açıkça 'yarı şeytan, yarı çocuk' diye tarif ediyordu. Yarı şeytan, yarı çocuk. Bakın bu sıradan bir benzetim değildi. Bu sömürgecinin ahlaki ruhsatıydı. Aradan bunca zaman geçti. Fakat bu ruhsat başka kelimelerle, başka kurumlarla, başka teknolojilerle hala tazeleniyor. Bugün de bazı hayatlar sözde ilerleme adına, bazı çocuk bedenleri sapkın teo-politik ideolojiler adına feda edilebilirken bazı toplulukların güvenliği, düzeni ve gelişimi öncelikli kabul edilmektedir. İsrail Savunma Bakanı Galant 9 Ekim 2023'te basına yaptığı açıklamada Gazze kuşatmasını duyururken hedef aldığı insanları 'human animals' insansı hayvanlar olarak tanımladı. 'Buna göre hareket edeceğiz' dedi. Bu sözler %97.7'si dünyanın en yüksek okuma yazma oranlarından birine sahip olan bir halk için kuruldu. Bugün sömürgeci mantığın kullana geldiği meşruiyet ruhsatlarını geçersiz kılmak zamanıdır zira dünya can çekişiyor. İhtiyaç duyduğumuz beyaz adamın yükünün karşısına reaktif bir şekilde siyah adamın öfkesini koymak olmamalı. Bunun da ötesine geçmeliyiz. Zira bir mantığı tersine çevirmek onu aşmak değildir. Yıkılmak istenen yerin mimarisinin içinde kalmaya devam etmektir. Ve olması gerekense bu mantığın terk edilmesidir, reddedilmesidir. İnsanın yükünü konuşmaya ihtiyacımız var. Siyahın, beyazın, erkeğin, kadının, güneyin, kuzeyin yükünü değil; insanın yükünü öneriyoruz. Meseleye ırksal ya da medeniyetsel bir kategori olarak değil, daha temel bir iddiadan doğan ortak bir sorumluluk olarak bakmayı teklif ediyoruz. İnsanlık onuruna yakışır, daha adil bir dünya için çalışmak zorunda olduğumuzu görüyoruz. Bu yükü kaldırmak sömürgecilikten belki zihnimizi iyileştirecektir diye düşünüyoruz. Zira başkasının onurunu çiğneyerek kurulan bir düzen, onun planları da insanları insanlıktan uzaklaştırır ve bizi bir başka utanç adasına, eskilerin adasına kadar götürür."
"İnsanlık olarak nefes almak için kadim geleneklerin bilgeliğine ihtiyacımız var"
Kadim medeniyetlerin insan onuru üzerine kurduğu ilkelerin folklorik birer bilgi değil, bastırılmış epistemik gelenekler olduğunu belirten Albayrak, çözüm için üç düzeyde hareket edilmesi gerektiğini savundu:
"Oysa pek çok evrensel inanç ve kadim kültürün benimsediği üzere insan olarak var olmak, başka hiçbir niceliğe bakılmaksızın değerlidir, saygıya layıktır, dokunulmazdır. İslam geleneği buna 'ismet' diyor. Tüm sınıflandırmaların önüne geçen dokunulmazlık ilkesi. Konfüçyüs 'Ren' diyor, insanı insan yapan temel bağ. Afrika'nın 'Ubuntu'su 'Ben olduğum için biz varız' ilkesiyle insan onurunu köklü bir karşılıklılık üzerine kuruyor. Bunlar modern dünyada ağırlığı değil, sömürgeci modernitenin bastırmak için çok çaba harcadığı olgun epistemik geleneklerdir. Ve insanlık olarak nefes almak için bu geleneklerin bilgeliğine kendimize ihtiyacımız var. Peki insan olarak sahip olduğumuz bu ortak yükü nasıl kaldıracağız? Bunu tartışmak için buradayız elbette. Fakat bence üç düzeyde aynı anda harekete geçmemiz gerekiyor. Birincisi epistemik düzey; bugünün normalini, hakikatini belirleyen bilgiyi yeniden ele almamız, yeniden yazmamız ve kendi kavramlarımızla yazmamız. Çünkü Amerika'nın keşfi yerlilerin gözünden yazıldığında boş toprak miti yıkılır. Sanayi devrimi fabrikalardaki kadın ve çocuk işçilerin gözünden yazıldığında ilerlemeci tarih anlatısı parlaklığını kaybeder. Filistin'in hikayesi 100 yıl önce orada yaşamış insanların gözünden ve hatıralarıyla anlatıldığında medeniyetler çatışması tezi çöker."
"Epistemik adalet ekonomik adalet olmadan mümkün değildir"
Kurumsal, siyasi ve ekonomik dekolonizasyonun önemine değinen Dr. Esra Albayrak, yapay zeka modellerindeki hiyerarşilere dikkat çekti:
"İkincisi şunu vurgulamak gerekir: Hakikat egemen gücü meşrulaştıran tek ses değil, çoğul tanıklıklardan damıtılır. İkinci düzeyde ise kurumsal bir dekolonizasyon ihtiyacı söz konusudur. Bilgiyi üreten ve dolaşıma sokan yapıları yeniden düşünmek durumundayız. Üniversitelerimizi, müfredatlarımızı, ölçme sistemlerimizi, yayıncılık alanlarımızı, yapay zeka eğitim modellerimizi. Çünkü bir öğrenci bugün 4 yıl klasik okur. Tek bir Müslüman, Afrikalı, Latin Amerikalı veya Asyalı düşünürle karşılaşmıyorsa burada bir mesele var demektir yüzleşmemiz gereken. İngilizceye inanmadığımız araştırmalar görünmez sayılıyorsa dünyanın bir kısmında üretilen bilginin büyük bir kısmının erişmediği bir dünyadan bahsediyoruz; bir mesele var demektir. Yaygın zeka modelleri ağırlıklı olarak Batılı kaynaklarla eğitiliyor yani yarının dilleri dünün hiyerarşilerini aynen tekrar ediyorsa burada bir mesele var demektir. Üçüncüsü, üçüncü düzey ise siyasi ve ekonomik dekolonizasyondur. Çünkü ülkeler bugün sadece toprak işgaliyle değil, borç sözleşmeleriyle de kontrol ediliyor. Afrika'nın çıkardığı lityum Avrupa'nın yeşil dönüşümünün anahtarı ama bu dönüşümün bütün kuralları nerede yazılıyor? Brüksel'de, II. Leopold'un ülkesinde duruyor. Epistemik adalet ekonomik adalet olmadan, ekonomik adalet de elbette siyasal egemenlik ve siyasal adalet olmadan mümkün değildir, yarım kalır. Bu üç düzey iç içe işler. Biri olmadan diğeri eksik kalır. Şunu net görmeliyiz ki Cumalar kendi isimleriyle, kendi bilgelikleriyle, inanç sistemleriyle göz hizasında muhatap alınmalı."
"Korkarım yeni Crusoe'lar adalarına ulaşıyor: Bu sefer ada çocuklarımızın zihinleri"
Dijital devrimin ve yapay zekanın yeni bir sömürge mekanizmasına dönüşebileceği uyarısında bulunan Albayrak, forumun İstanbul’da düzenlenmesinin tesadüf olmadığını belirtti:
"Kıymetli misafirler, tarihin önemli eşikleri vardır. Öyle dönemler olur ki cevaplar artık yeni soruları taşıyamaz. Bizler böyle bir eşikteyiz. Bunun en önemli kanıtı Gazze'dir. On yıllardır süren Siyonist işgalin 7 Ekim sonrası vardığı boyut, mevcut uluslararası sistemi, ahlaki ve siyasi meşruiyetiyle birlikte bütün dünya halklarının nezdinde, vicdanında derin bir sorgulanmayı beraberinde getirmiştir. Gelinen noktada üniversiteler ya da uluslararası insan hakları mahkemeleri gibi kurumlarda iyi niyetli çalışmalar yapılıyorsa da bu kurumların paradigmasını oluşturan sömürgeci kolonyal yapı kendi sınırlarına çarpmaktadır. İnsanlık için bir başka tarihi eşik de az önce söz ettiğim dijital devrimin geldiği noktadır. Dijitalleşme bugün hayatımızın bütün dokusuna nüfuz etmiş durumdadır. Yapay zeka sistemlerinin sunduğu kolaylıklar ne kadar cazip gelse de hepimize, bu sistemlerin çok az sayıda tekil otoriter efendi tarafından yönetildiğini görmek zorundayız. Ve yeri geldiğinde kolonyal ve militer amaçlara hizmet ederek nasıl öldürücü, yıkıcı silahlar olarak kullanılabildiğini de anlamalıysınız. Bu yeni sürüm sömürge mekanizmasının vaktinde idrak edip tedbirler almak durumundayız. Yoksa korkarım bu defa çocuklarımız bugünün Sims'lerinin ilerleme uğruna sunulan ve onlara avantaj sağlayan laboratuvar malzemesi haline gelebilir. Günlük ekran kullanım süresi 8 saati aşan yeni nesle verilen isim kendisi oldukça ilginçtir: Onlara 'dijital yerliler' deniyor. Dijital yerli. Yerli. Sömürgeci için adlandırılan, sömürgeci için ne olduğuna baktığımızda; yerli adlandırılandır, konumlandırılandır, sınırlandırılandır, yönetilendir. Korkarım yeni Crusoe'lar adalarına ulaşıyor. Bu sefer ada bizim ve daha da önemlisi çocuklarımızın bedeni, kalbi ve en çok da zihinleri. Böyle bir eşikte Dünya Dekolonizasyon Forumu'nun ilk etkinliğini 'Bilgi Üretiminin ve Dolaşımının Sömürgecilikten Arındırılması' temasıyla düzenliyoruz. 70 yıl kadar önce Bandung'da Asya ve Afrika ülkelerinin siyasi düzlemde yaptığı itirazı, kendi seslerini duyurma girişimini; bugün az önce bahsettiğim süreçlerin ilki olan bilgi ve düşünce düzeyinde gerçekleştirmeye başlıyoruz. Burada Batı'ya karşı bir başka tek merkez kurmak veya Batı'sız bir dünya için toplanmadık. Aksine dekolonizasyon Batı'na da kendisini ele geçirmiş olan efendilik kompleksinden kurtulması için açık bir davettir. Zira tıkanan uluslararası sistem Paris'te, Londra'da, New York'ta, Amsterdam'da üretilen bilginin sınırlarına dayanmaktadır. Dünyanın artık yeni merkezlerine; İstanbul'da, Jakarta'da, Addis Ababa'da, Rabat'ta, Kahire'de ve Gazze'de üretilen bilgiye ve bilgi sistemlerine ihtiyacı var. İşte bu yüzden bunun İstanbul'da organize ediliyor olması da tesadüf değil elbette. Yüzyıllardır kültürlerin buluştuğu, farklılıkların bir arada yaşandığı bir şehir. Bu forumun ideallerinin tarihsel olarak adeta vücut bulduğu somut bir örnektir."
"Dekolonizasyonun amacı çok merkezli bir dünya yaklaşımıyla kuşatıcı bir zemin tesis etmektir"
Konuşmasını "İstanbul Perspektifi" teklifi ve Yunus Emre'nin dizeleriyle tamamlayan Dr. Esra Albayrak, katılımcılara teşekkür etti:
“Sözlerimi bitirirken bir noktayı vurgulamak isterim. Bizler dekolonizasyonu fikri bir kavramdan seçip somut bir eylem ve sorumluluk alanı olarak görüyoruz. Bunu 'İstanbul Perspektifi' olarak kavramsallaştırmayı teklif ediyorum. Buna göre dekolonizasyonun amacı tek merkezli hakim bilgi sisteminin karşısına başka bir tek merkez koymak değil; çok merkezli bir dünya yaklaşımıyla birbirinin bilgeliğinden istifade eden, birbirinden öğrenen, birbirleriyle dayanışan, birbirinden güç alan kuşatıcı bir zemin tesis etmektir. Bu zemin iyi niyetli bir pasif direniş olarak da kalmamalı. Tek merkezli hakim sistemin dayatmalarına güçlü bir itirazı ve hesap sorma özgüvenini de inşa etmelidir. Forumun özellikle genç akademisyenlerin gösterdiği ilgi bu cephede yalnız olmadığımızı bize gösteriyor. Umudun mevcut olduğunu ve sizlerde olduğunu görüyorum salona baktığımda. Üst katlarda da genç arkadaşlarımızın olduğunu görüyorum. Hoş geldiniz hepinize, şerefler verdiniz. Dünya Dekolonizasyon Forumu'nun çok merkezli ve çok sesli bir buluşma olduğuna bugün hepiniz şahit olacaksınız. Umut ediyorum ki bu çok merkezli ve çok sesli ilk toplantı büyüyen bir uluslararası dayanışma ağına dönüşür ve bu etkinlik ve dayanışmanın daha adil bir dünya için sesi kısılanların sesi olmasını umut ediyorum. Hikâyelerinizle tekil anlatıyı çeşitlendirdiğiniz için hepinize yürekten teşekkür ediyorum. Çok çeşitli ülkelerden, çok çeşitli ilmi gelenekleri temsil eden, buraya gelen, davetimizi kabul eden bütün hocalarımıza ayrıca teşekkür ediyorum. Hoş geldiniz diyorum. Ve sözlerimi Anadolu'nun bilge şairi Yunus Emre'nin o çok sevdiğim, bu seminerin anlamına en uygun dizesiyle bitirmek istiyorum: Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım, sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz.”