28 Şubat’ta savaşın başlamasıyla birlikte Türkiye ilk refleksini yalnızca siyasi açıklamalarla değil, doğrudan kriz yönetimi diliyle verdi.
Dışişleri Bakanlığı, İsrail ve ABD’nin İran’a saldırısıyla başlayan ve İran’ın üçüncü ülkeleri hedef almasıyla devam eden gelişmelerin “bölgenin geleceğini ve küresel istikrarı riske atacak nitelikte” olduğunu bildirdi; taraflara saldırıları durdurma çağrısı yaptı ve Türkiye’nin arabuluculuk için gerekli desteği vermeye hazır olduğunu açıkladı. Bu açıklama, Ankara’nın bu tür krizlerde sadece izleyen değil, ön alarak denge kurmaya çalışan bir güvenlik anlayışı benimsediğini gösterdi.
Toplam ihracat 10 milyar doları aştı
Bu savaşla birlikte asıl görünür olan nokta, Türkiye’nin son yıllarda inşa ettiği savunma ve güvenlik kapasitesinin artık teorik bir hazırlık değil, kriz anlarında doğrudan anlam üreten bir güç haline gelmiş olması oldu. Savunma ve havacılık sanayiinin 2025 yılında 10 milyar 54 milyon dolarlık toplam mal ve hizmet ihracatına ulaşması, bu kapasitenin yalnızca iç güvenlik değil, üretim gücü ve sürdürülebilirlik açısından da yeni bir eşiğe geldiğini ortaya koydu. Savunma Sanayii Başkanı Haluk Görgün’ün açıkladığı verilere göre, sektör 2025’i yaklaşık yüzde 48 artışla kapattı. Bu tablo, Türkiye’nin savunma alanındaki yatırımlarının artık münferit projelerden çıkıp kalıcı bir sanayi altyapısına dönüştüğünü gösterdi.
Bu ivme 2026’nın ilk aylarında da sürdü. Sektör ocak ayında 555,3 milyon dolarlık ihracat gerçekleştirdi ve bu rakam geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 44,2 artış anlamına geldi. Ardından şubat ayında da 553,4 milyon dolarlık ihracatla artış eğilimi korundu. Savaşın bölgesel güvenlik risklerini büyüttüğü bir denklemde bu veriler, Türkiye’nin savunma yatırımlarının yalnızca silahlı kapasite değil, aynı zamanda hızlı üretim, tedarik sürekliliği ve kriz dönemlerinde dayanıklılık anlamına geldiğini yeniden hatırlattı.
Savunma unsurları tarih yazmaya devam ediyor
Sahadaki askeri kapasite açısından da benzer bir tablo ortaya çıktı. Milli Savunma Bakanlığı’nın Steadfast Dart 2026 tatbikatına ilişkin açıklamasına göre TCG ANADOLU’dan havalanan Bayraktar TB-3, hedef bölge üzerinde gerçek zamanlı keşif, gözetleme ve istihbarat sağladı; senaryo gereği düşman hedeflerini tespit etti. Bu gelişme, Türkiye’nin savunma yatırımlarının sadece envanter sayısını artırmadığını, deniz-hava entegrasyonu gibi daha karmaşık ve yeni nesil harekât kabiliyetleri ürettiğini gösterdi. İran-İsrail-ABD savaşı gibi çok katmanlı krizlerde, menzil, platform çeşitliliği ve hareket kabiliyeti tam da bu nedenle kritik hale geldi.
Sadece sahada değil, dijital alanda da yatırımlar sürüyor
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 24 Şubat’ta HAVELSAN Sancar İnsansız Deniz Aracı Hizmete Alma Töreni’nde “Savunma alanında dijital egemenliği milli güvenliğimizin ayrılmaz bir parçası olarak görüyoruz” dedi. Bu vurgu, güvenlik yatırımlarının artık sadece platform, mühimmat ve klasik savunma sistemleriyle sınırlı olmadığını; yazılım, veri güvenliği, siber dayanıklılık ve kritik altyapıların yerli sistemlerle korunması başlığını da içerdiğini ortaya koydu. Yani savaşın gösterdiği ihtiyaç, yalnızca füze veya uçak değil; güvenlik ekosisteminin dijital omurgasının da yerli ve güvenli olması gerektiği yönünde okundu.
Bu çerçevede HAVELSAN’ın kapasite artışı da dikkat çekti. Şirketin 24 Şubat’ta açıkladığı yeni tesis yatırımlarıyla kapasitesini yüzde 40 artırmayı hedeflediği bildirildi. Bu gelişme, savunma-güvenlik yatırımlarının artık sadece saha araçlarını değil, onları yöneten yazılım, komuta-kontrol ve entegrasyon kabiliyetini de büyüttüğünü gösterdi. Başka bir ifadeyle, Türkiye’nin savunma yatırımları artık “ne kadar üretildiği” kadar “hangi akılla, hangi veri altyapısıyla ve hangi hızla yönetildiği” üzerinden de anlam kazanıyor.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, Türkiye’nin yürüttüğü diplomasi sayesinde savaşın başlangıcının bir süre geciktiğini söylemesi de bu tabloyu tamamladı. Çünkü bu savaş bir kez daha gösterdi ki, güçlü diplomasi ancak güçlü güvenlik zemini üzerinde etkili olabiliyor. Türkiye’nin savunma ve güvenlik yatırımları, bugün yalnızca sınırları koruyan bir kapasite değil; kriz anında Ankara’nın diplomatik hareket alanını genişleten stratejik bir dayanak olarak öne çıkıyor.
Tüm bu gelişmeler birlikte ele alındığında; Türkiye’nin savunma ve güvenlikte attığı adımlar, bölgesel yangın büyürken ülkenin elini güçlendiren kritik bir kalkan haline geldi.