28 Şubat’ta savaşın başlamasıyla birlikte Türkiye ilk resmi refleksini Dışişleri üzerinden verdi. Dışişleri Bakanlığı, ABD, İsrail ve İran’a “çatışmaların derhal durdurulması” çağrısı yaptı; uluslararası hukuka aykırı eylemlerin ve tırmandırıcı provokasyonların daha büyük bir bölgesel yıkımı tetikleyebileceği uyarısında bulundu. Aynı açıklamada Türkiye’nin ara buluculuk için gerekli desteği vermeye hazır olduğu da vurgulandı. Bu tablo, Ankara’nın yalnızca tepki vermekle yetinmediğini, krizin ilk anından itibaren çözüm zemini arayan bir pozisyon aldığını gösterdi.
Erdoğan, bölgenin “ateş çemberine” sürüklenebileceğini söyledi
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da 28 Şubat’taki açıklamalarında ABD-İsrail saldırılarının İran’ın egemenliğini ihlal ettiğini söyledi ve bölgenin “ateş çemberine” sürüklenebileceği uyarısında bulundu. Erdoğan’ın mesajı iki yönlü ilerledi: Bir yandan saldırıları açık biçimde eleştirdi, diğer yandan İran’ın Körfez ülkelerine yönelik misillemelerini de kabul edilemez buldu. Böylece Ankara, krizi büyüten tüm adımlara karşı çıkan ve denge dili kuran bir hat izledi. Bu yaklaşım, Türkiye’nin güçlü olduğu kadar uzlaşmacı bir rol üstlendiği tezini doğrudan destekledi.
Zor anlarda devreye “telefon diplomasisi” girdi
Kriz sıcaklığını korurken Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump arasında doğrudan bir telefon görüşmesi gerçekleşti. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığının açıklamasına göre görüşmede, İran ve Körfez’deki son gelişmeler ele alındı. Bu temas, Türkiye’nin yalnızca bölge ülkeleriyle değil, savaşın ana aktörlerinden biri olan Washington’la da doğrudan konuşabilen bir diplomatik kanal olarak devreye girdiğini ortaya koydu.
Bakan Fidan, aynı gün çok sayıda başkentle görüştü
Savaşın başladığı gün Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da peş peşe telefon görüşmeleri yaptı. Anadolu Ajansı’nın aktardığına göre Fidan; İran, Irak, Suudi Arabistan, Mısır, Endonezya ile birlikte Birleşik Arap Emirlikleri, İspanya ve Macaristan dışişleri bakanlarıyla ayrı ayrı görüştü. Bu yoğun trafik, Ankara’nın tek bir eksene değil, aynı anda hem bölge başkentlerine hem Avrupa’ya uzanan çoklu bir diplomasi ağı kurduğunu ortaya koydu. Türkiye, kriz anında yalnızca açıklama yapan değil, sahada temas yürüten bir başkent olarak öne çıktı.
Körfez hattında peş peşe lider temasları kuruldu
Savaş, Körfez’e sirayet edince Cumhurbaşkanı Erdoğan bu kez doğrudan Körfez liderleriyle konuştu. 1 Mart’ta gerçekleşen Cumhurbaşkanı Erdoğan-BAE Devlet Başkanı Muhammed bin Zayed Al Nahyan görüşmesinde; Erdoğan, saldırılar nedeniyle geçmiş olsun dileklerini iletti ve son bölgesel durumu değerlendirdi. Aynı gün Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani ile yapılan görüşmede Erdoğan, saldırılar sonrası Doha’daki son duruma ilişkin bilgi aldı. Kuveyt Emiri Şeyh Mişal el-Sabah ile temasında ise en rasyonel yolun diplomasi ve müzakere olduğunu vurguladı. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’la görüşmesinde de çatışmanın bölgesel ve küresel güvenlik açısından ağır sonuçlar doğurabileceği uyarısını yaptı. Bu görüşme zinciri, Ankara’nın ateş çemberi içindeki uzlaştırıcı merkez rolünü kanıtlar nitelikteydi.
Türkiye, savaş çıkmadan önce de kolaylaştırıcı rol sinyali verdi
Ankara’nın bu çizgisi, savaşın patladığı gün ortaya çıkan ani bir refleks değildi. 30 Ocak 2026’da Erdoğan ile İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan arasındaki telefon görüşmesinde Erdoğan, Türkiye’nin İran ile ABD arasında gerilimi düşürmek için kolaylaştırıcı rol üstlenmeye hazır olduğunu söylemişti. Bu arka plan, 28 Şubat’tan sonra hızlanan diplomasi trafiğinin önceden kurulmuş bir ara buluculuk hattının hızla devreye alınmasıyla şekillendiğini gösterdi. Türkiye, savaşı bekleyen değil, savaşı önlemeye çalışan bir çizgide durdu.
Ankara’nın diplomasi hamlesi savaşı geciktirdi
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın bugün yaptığı değerlendirme, Ankara’nın savaşın başından bu yana üstlendiği dengeleyici rolü daha da görünür hale getirdi. Fidan, Türkiye’nin yürüttüğü yoğun diplomasi ve sunduğu yaratıcı çözüm önerileri sayesinde savaşın başlangıcının bir süre geciktirildiğini vurguladı. Bu ifade, Ankara’nın yalnızca kriz başladıktan sonra devreye giren değil, çatışmayı önlemek ve zamana yaymak için önceden inisiyatif alan bir başkent olarak öne çıktığını gösterdi.
Bütün tablo, Türkiye’nin dengeleyici rolünü güçlendirdi
28 Şubat’tan itibaren oluşan fotoğraf şunu gösterdi: Türkiye, saldırıların bölgeyi istikrarsızlaştırdığına dair net bir siyasi tutum aldı; aynı anda ABD ile, İran’la ve Körfez başkentleriyle doğrudan temas kurdu. Dışişleri üzerinden çok taraflı telefon diplomasisi yürüttü; resmi olarak ara buluculuk desteği vermeye hazır olduğunu ilan etti. Bu bütünlük, Ankara’nın bu savaşta taraflardan birinin siyasi uzantısı olarak değil, ateş çemberi içindeki dengeleyici ve uzlaşmacı bir diplomasi merkezi olarak konumlandığını ortaya koydu.
